Follow by Email

2 Ağustos 2017 Çarşamba

BATSIN BU DÜNYA!

   Çoğunlukla çevremizi algılayışımızda ciddi sorunlar vardır. Aslında onlara bakarken, kendi bilinçaltı süzgecimizden geçiririz insanları. Yani gözümüzde bir aynadan gözlük taşır gibi. Ki gerçekten bir aynanın karşısına geçince bile, ben algımızda da ciddi  sorunlar yaşarız. Bazı yönleri miyop, bazı yönleri hipermetrop, bazılarını astigmat görürüz. Gözümüze inen son gözlük, katarakt ise ölümümüzdür. Kimse alınmasın gücenmesin. Kendimizi bile çok tanımadan, başkalarının yolculuklarında söz sahibi gibi davranırız. Bu da çoğu ilişkimizde oluşan o devrilmez mesafelerin, korkunç uçurumların sebebidir.
   İhtiyaç duyduğumuz, hayatımızda devrim niteliğinde dönüşümlere sebep olacak insanları, ışık hızıyla uzayın derinliklerine yollarız. Çünkü onlarda olan ve bizde olmasını derinden istediğimiz tüm özelliklerle aramızda, devasal korkularımız Çin Seddi gibi örülüdür.
    Örnekleri abartılı vermeliyim ki, anlaşılsın, kaçınılan durum bahaneler, demagojik yaklaşımlar..
Hiç düşündünüz mü bilmem, ilk aklına geleni, elekten geçirmeden, tüm saf farkındalığıyla önümüze koyan tüm o nadide insanlardan ne çok nefret ederiz. Şu hani aman kırmayalım, dökmeyelim fenomeni nedir? Eğer dağılması, patlatılması gereken kof, manasız sanrılara savaş açtıysak, en azından bir kaç çizikle sıyrılırız. Karşımızda ön yargılarımızdan inşa ettiğimiz o koca, betonları çürümüş, binayı havaya uçuracak, imha ekibine karşı,  bataklık gibi bizi içine çeken katılaşmış yanılgılarımıza kendimizi zincirlememiz ne acınasıdır. Üstelik o binanın altında kalmamız kaçınılmazdır.
O zaman BATSIN BU DÜNYA
 Bu konu sürüp gider de. Ben yorgunum.
İyi geceler...

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Küçük şeyler bunlar!

Hayatımız boyunca, algılarımızla oynadılar. Bizi büyük ebatlı her şeyin daha mutluluk verici olduğuna inandırdılar. Büyük bir aşkın, büyük bir evin, büyük bir çevren, büyük şöhretin, büyük gardırobun, hepsi çokça, en büyüğü olmalıydı. Elindekinden daha büyüğü varsa, onun için dertlenmeliydin. Üstelik mutsuz olmalıydın. Tüm bunları elde etmek için, koca ömrünü tüketmeli, önüne konulan sana yetiyorsa, yetersiz ve değersiz olarak tanınmayı göze almalıydın. Okullara yüksek notlar için gidilmeli, bu notların nasıl alındığı sorgulanmamalıydı. Tüm o büyük şeylere sahip olmakla, hak etmek arasında bir bağ olmamalıydı. Ama onlara sahip olmayı bir şekilde başaran insanlar, takdir görmeliydi. İmrenilmeli, mutlu görünmeliydi. Kimi ne kadar kandırırsalar, o kadar kapitalist sistemin dişlileri arasında aynı normlara, istenen kalıba sokmak o kadar kolay olmalıydı. Mutsuz, tatminsiz, değersiz hisseden insanlar yığını işlerine geliyordu. Herkesten biriktirdiğimiz bize ait olan o küçük, samimi olan, adil olan her şeyin mutluluğun kaynağı olduğu bir sır gibi saklandı. Böyle düşünmek hor görüldü, küçümsendi. O zaman bu dünyanın hepimize yeteceği gerçeği bal gibi kabul edilecekti. YALNIZ, dağılmış, korkak, saldırgan, savaşçı, doyumsuz, hoşgörüsüz, sevgisiz, birbirine yabancı kitlelerden kocaman bir ordu kurdular. Sadece hayatlarımızın, aldığımız nefesin, yediğimiz iki lokmanın değil,  çocuklarımızın hayallerinin, geleceğimizin, umutlarımızın içine sıçtılar.
 HELAL OLSUN!

13 Temmuz 2017 Perşembe

O AN.

kadıncık:
-Seni zamAN’ın durduğu yerde bekleyeceğim.
adamcık:
- Orası Neresi?
kadıncık:
-Gelince ANlayacaksın.
adamcık:
-NAsıl?
kadıncık:
- Seni beklediğim yere geldiğin AN, zamanın akmaya başladığı AN,O AN... seni beklediğim her yerin O AN olduğunu anlayacaksın.

11 Temmuz 2017 Salı

Ne güzel!

Erkek:
-Sözümü geri alamam. Sana yakın olmak sözlerimi geri almama engel. Yok saydığım bir benle sana varamam.
Kadın:
-Sözlerini unutamam. Unutmak beni zayıf kılar. Güçlü kalmazsam, sana dayanak olamam.
Erkek:
- Bazen yaralayıcı sözlerim oluyor. Ağzımdan çıkan sözcükler bıçak gibi. Senden çok beni acıtıyor.
Kadın:
- Sevmek naifliğini neden kaybeder? Birbirimizi törpülemeden, öylesine sevemez miyiz?
Erkek:
- Takındığımız tüm bu kibir korkularımızın cılız bir maskesi. Çıplak kalmak, ne kadar hafifletici oysa!
Kadın:
- Ne zaman duracağız? Sadece, öylece her şeyi zamana ve oluruna bırakacak kadar...
Erkek:
- Hayat diye hepimizin yakındığı şu sanal hay huyun içinden çıkıp, var olmanın sıradanlığı, sıradan olmanın hafifliğine kendimizi bırakmamamız ne kadar ironik.
Kadın:
- Şimdi sana öylece baksam, varlığın için duacı olsam. Sana tüm dünyayı çevreleyecekmiş gibi kollarımla kapansam. Omuzunda yükümü hafifletsem. Şarkılarımı kulağına sihirli nağmelerle üflesem. Sabaha kadar sadece varlığımıza şükretsek. Fena mı olurdu?
Erkek:
- Şimdi bir dilek tutsam, öyle bir dilek olmalı ki, seni gözlerime hafızama gömse; nerede olursak olalım birbirimizi hissetsek. Ne güzel olurdu!

9 Temmuz 2017 Pazar

Kadın susar...

Kadın:
- Seni terk ediyorum.
Erkek:
- Neden?
Kadın:
- Problem istemiyorum.
Erkek:
- Problem ne?
Kadın:
- Sensin. Çok bilinmeyenli denklem gibisin. 
Erkek:
- Sonuç anahtarını verebilirim.
Kadın:
- Anlamı yok.  Bilinmeyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Sonuca varmak imkansız.
Erkek:
- Beni çözeceğin bir problem gibi görmezsen, yanıtın önemi kalmaz
Kadın:
- Ben yanıtın peşinde değilim. Bilinmeyenlerin sayısı azalsın yeter bana.
Erkek:
- Sen bilirsin.
Kadın:
- Bilmesem de olur artık.

Güle Güle

Durdum
seni özlüyorum
Yürüdüm
seni özledim
Atladım
seni özleyeceğim
Aşırı bir sabah bu
sana bakan yüzünde gece gizli
içimden karanlık yıldız kuyrukları
saçma
Aklıma geldin
Seni özlettim kendime
Sildim parmak izlerimi
omuz uçlarından
geceledim
kuşlar üşüştü düşlerime
kimse kadar kaldım
seni özlerken
ucunu kaçırdığım
ilmikle bağladım
ağaçlara yere düşen yaprakları
dallar güldü
ben ağladım
Sen güldün
tenim ağladı
taş bebekler
soğuk
kirpikleri gülen bebekler
kim sana anlattıysa
benden fazlası kalmadı
her sarıldığımda
ihanet dolu bir yüreğe
 kaburgalarım
eksildi
şimdi gelmiyorlar
özlem yüklü bulutlar
pervazıma
gök pervasızca ağlayınca
gülüyorum
güle güle...

27 Haziran 2017 Salı

İNTİHAR
Bedenini külçe gibi boşluğa bırakacaktı. İçinde ne korku, ne merak, ne de kaygı taşıyordu. Sorular yetersizdi. Cevaplar gereksiz. Beton ıslaktı, bulutsuz bir havada yağmış bir yağmurun tesiriyle, gevrek gevrek ışıldıyordu. Yine de kalbinin ömrünün son saniyelerinde, bu kadar hızlı atmasına şaşırmıştı. Ömür mü kimin ömrü… Kendini yalnız ve çaresiz hissetseydi keşke. Bu hissizlik onu bir binanın terasına çıkarmıştı. Taşıdığı bedeni yüksekten caddenin yoğun trafiğinin ortasına, çivileme bırakma isteği, bu sabah iki yumurtalı iyi kızarmış ekmeğini yerken uyandı. Şu an aklından tek şey geçiyordu. Neden sağ tarafa, sağ sol tarafa sol adını vermişlerdi. Ve zihin bunu nasıl aklında tutabiliyordu. Sağ ile solun belirleyici, ayırıcı hiçbir özelliği yoktu. SAĞ ve SOL olmaktan başka. Bütün gününü böyle sorulara kafa yorarak geçirebiliyordu. Kitaplarda yazılan, bloklarda, sosyal ağlarda söylenen o fiyakalı, büyük laflardan daha fazla bunları düşünürdü.
Zihininin onunla saklambaç oynadığını düşündüğü gibi.  Önce ne düşünmesi gerektiğini düşünür. Yaptığı seçimin sonunda onu yine takıntı haline getirdiği düşünce kalıbına sıkıştırdığını fark ederdi. Seslerden çok görüntülerin dünyasına ait oyunları severdi.
İnsanlar… Buradan küçük lekeler gibi görünen insanlar. Ona yaklaşıp, herhangi birkaç kelime sarf ettiklerinde, sadece sağ dudağının kenarı kıvrılırdı. Düşüncelerini bölen tüm bu safsataları hiç umursamıyordu. Kimsenin onunla gerçekten konuştuğunu düşünmezdi. Konuşmak, gün boyu akan düşüncelerimizin sesli hale geldiğinde bize anlam ifade edeceği yanılgısıydı. Hepsi bu. O an bizi dinleyen kişinin kim olduğunun çok da önemi yoktur. Dinleyenin akan düşüncelerini böldüğümüzü sanarız.  Ama aynı debiyle akar giderler.
Islak parapet duvarına oturdu. Oturuşunda tedbirli değildi. Evindeki tabureye oturur gibiydi. Ayaklarını boşluğa bıraktığında kendini dingin ve özgür hissetmeliydi.
 “Sonsuzluk algısı diye bir şey var mıdır ki? Diye fısıldarken, bir martının çığlığıyla kısık sesi  daha da kısıldı. Soğuk ve ıslak duvarın kotuna yapışmış olmasa, bu soruyu altındaki sinir bozucu rahatsızlık bölmezdi. Biz bir başlangıç belirlemesek, oluşan bir farklılığı tanımlayabilir miydik? Şimdi beni ben olarak çok da bilmeyen ve tanımayan tüm bu kuru kalabalık, beynim asfalta aktığında. Bir ömrün sonuna tanıklık etmiş mi olacak? Ömrüme tanıklık etmemiş, benim varlığımı tanımlayamayanlar, ölümüme şahit olacak olanlar, yine de sonumu görmenin dehşetine kapılarak, kendi hayatlarının muhakemesiyle meşgul olacaklar. Öyle mi?  Ben yaşarken, onlar için hiçbir şey ifade etmememe rağmen… Görüntümle bile çevreme bir hoşluk yaymadığım kesin. Peki ben kendi sonuma şahitlik edebilecek miyim? Bu kadar yükseklikten aşağı düşerken, kalbim durmazsa  olabilir. Bu bir yolculuksa; boyut değiştirmeyse, gideceğim yerle alakalı bilgim olmaması heyecan verici olurdu. Eğer bu kadar hissiz biri olmasaydım. Büyük olasılıkla bundan dolayı, korkudan kalbim durmayacaktı.
Esnedi. Esnerken ağzını kapadı. Saçmalık, terasta kuşlara ayıp olacak değil. Karnı acıktı, ,içi kıyılıyordu adeta. Şimdi acıkmanın ne yeri, ne de zamanı. Canım patates kızartması çekiyor. Hayatının şu son saniyelerinde içine doğan ilk hissin, karnını doyurmadan yukarı çıkmasının verdiği pişmanlıktı. Cep telefonunu çıkardı. Betonun soğuğu sırtını ağrıtmıştı. Açlığına yenik düştüğüne inanamıyordu. Patatesten daha fazlasını istiyordu bedeni. Ondan kurtulmadan doyurmak, tuhaf geldi. Pizza siparişi verdi. Karışık büyük boy. Hava kapanıyordu. Bulutların bu kadar hızla göğü istila edişine tanık olmamıştı. Tam kirpiğinin üstüne bir damla su zarif bir edayla kondu. Gözlerini kırpıştırdı. Damla burnunun üstüne düştü. Süzülüp dudağına aktı. Dudağının kenarını yaladı. Tadı sabah yüzüne sürdüğü tatlı badem yağının tadına büründü. Karnı açken düşünemiyordu. Bu da onu daha hafif hissettirdi. Şimdi kocaman bir mideye dönüştü. Tüm kanı midesine dolmuş gibiydi. Bu caddenin en pahalı ve bol malzemeli pizzası için bekliyordu. Saniyeler geçtikçe açlığı katmerlendi. Terasın yamulmuş, gri boyası yer yer pas tutmuş kapısı aralandı. Pizzayı getiren yaşlı adamın muntazam bir görüntüsü vardı. Saçma sapan armalı tişörtünün altından takım elbise çıkacakmış gibi özgüvenli duruyordu. Sadece başımı çevirmiştim, ona hayranlıkla öylece baktım. Ayakkabılarının bağcıkları dikkatimi çekti. Farklı renkte bağcıkları, kupkuruydu. Yanıma gelirken, sersemlemiş gibi, ben ona gidiyormuşum sandım. Yaklaştıkça gözlerindeki ışık artıyordu. Gözleri mavi ya da yeşildi. Ya da hiç görmediğim kadar güzel bir ela. Onun etkisinden kurtulmam, soğuk havada daha da koyulan pizzanın dumanını fark etmemle oldu.
Tok sesiyle:
-Bugün istifa ettim. Bu son pizzayı benimle paylaşır mısın? dedi.
Bir şeyler söyledim. Kendi sesimi duyamıyordum. Sonunda ne dediğimi hatırlayamadığım için, başımı salladım. Kutuyu açtım, bir dilim aldı. Yanıma oturduğunu o an gördüm. Zamanda kırılmalar yaşıyor gibiydim. Beni sorgulamamasını sorguladım. Pizzadan elim yandı, açlığım nüksetti.
Hayatımın son saniyelerinde yanımda oturan yabancı adamı tanıma isteği uyandı içimde. Elindeki diğer kutuyu gördüm. Gözümden kaçmış olmalıydı.
Gözlerimden merakımı okudu.
-İçinde sana zaman getirdim dedi. Ömrüne katacağın zamanı.  Artık sabah uyandığında merak edeceğin pek çok konu olacak. Bunlardan biri, bu benim artan zamanım mı? Bana verilen ömrün son günü mü? Ya da son saniyeler mi? Bu senin için eğlenceli bir deneyim olacak. Senin hissizliğine bir çözüm mü diye merak edebilirsin. Kısmen. Merakla başlayacağız. Meraktan neler doğar? Zaman rehberin olacak.
Biberin acısı dudaklarımı kavurdu. Yağmur şiddetlendi. Ayakkabı bağcıklarıma baktım. Kupkuruydu.

Bir süre, kaç dakika geçti, hiç tahmin edemiyorum. Oturduk. Konuşmadık. O güzel adam, önce koluma dokundu, sonra dudağının sol kenarıyla dişlerini aralamadan bana gülümsedi. Kızıllaşan limanı işaret etti. Arabaların göz alan farlarına bedenini bir ağaç kütüğü gibi salladı. Düşüşünü izlerken, şaşkın değildim. Sadece merak içindeydim.