Follow by Email

27 Haziran 2017 Salı

İNTİHAR
Bedenini külçe gibi boşluğa bırakacaktı. İçinde ne korku, ne merak, ne de kaygı taşıyordu. Sorular yetersizdi. Cevaplar gereksiz. Beton ıslaktı, bulutsuz bir havada yağmış bir yağmurun tesiriyle, gevrek gevrek ışıldıyordu. Yine de kalbinin ömrünün son saniyelerinde, bu kadar hızlı atmasına şaşırmıştı. Ömür mü kimin ömrü… Kendini yalnız ve çaresiz hissetseydi keşke. Bu hissizlik onu bir binanın terasına çıkarmıştı. Taşıdığı bedeni yüksekten caddenin yoğun trafiğinin ortasına, çivileme bırakma isteği, bu sabah iki yumurtalı iyi kızarmış ekmeğini yerken uyandı. Şu an aklından tek şey geçiyordu. Neden sağ tarafa, sağ sol tarafa sol adını vermişlerdi. Ve zihin bunu nasıl aklında tutabiliyordu. Sağ ile solun belirleyici, ayırıcı hiçbir özelliği yoktu. SAĞ ve SOL olmaktan başka. Bütün gününü böyle sorulara kafa yorarak geçirebiliyordu. Kitaplarda yazılan, bloklarda, sosyal ağlarda söylenen o fiyakalı, büyük laflardan daha fazla bunları düşünürdü.
Zihininin onunla saklambaç oynadığını düşündüğü gibi.  Önce ne düşünmesi gerektiğini düşünür. Yaptığı seçimin sonunda onu yine takıntı haline getirdiği düşünce kalıbına sıkıştırdığını fark ederdi. Seslerden çok görüntülerin dünyasına ait oyunları severdi.
İnsanlar… Buradan küçük lekeler gibi görünen insanlar. Ona yaklaşıp, herhangi birkaç kelime sarf ettiklerinde, sadece sağ dudağının kenarı kıvrılırdı. Düşüncelerini bölen tüm bu safsataları hiç umursamıyordu. Kimsenin onunla gerçekten konuştuğunu düşünmezdi. Konuşmak, gün boyu akan düşüncelerimizin sesli hale geldiğinde bize anlam ifade edeceği yanılgısıydı. Hepsi bu. O an bizi dinleyen kişinin kim olduğunun çok da önemi yoktur. Dinleyenin akan düşüncelerini böldüğümüzü sanarız.  Ama aynı debiyle akar giderler.
Islak parapet duvarına oturdu. Oturuşunda tedbirli değildi. Evindeki tabureye oturur gibiydi. Ayaklarını boşluğa bıraktığında kendini dingin ve özgür hissetmeliydi.
 “Sonsuzluk algısı diye bir şey var mıdır ki? Diye fısıldarken, bir martının çığlığıyla kısık sesi  daha da kısıldı. Soğuk ve ıslak duvarın kotuna yapışmış olmasa, bu soruyu altındaki sinir bozucu rahatsızlık bölmezdi. Biz bir başlangıç belirlemesek, oluşan bir farklılığı tanımlayabilir miydik? Şimdi beni ben olarak çok da bilmeyen ve tanımayan tüm bu kuru kalabalık, beynim asfalta aktığında. Bir ömrün sonuna tanıklık etmiş mi olacak? Ömrüme tanıklık etmemiş, benim varlığımı tanımlayamayanlar, ölümüme şahit olacak olanlar, yine de sonumu görmenin dehşetine kapılarak, kendi hayatlarının muhakemesiyle meşgul olacaklar. Öyle mi?  Ben yaşarken, onlar için hiçbir şey ifade etmememe rağmen… Görüntümle bile çevreme bir hoşluk yaymadığım kesin. Peki ben kendi sonuma şahitlik edebilecek miyim? Bu kadar yükseklikten aşağı düşerken, kalbim durmazsa  olabilir. Bu bir yolculuksa; boyut değiştirmeyse, gideceğim yerle alakalı bilgim olmaması heyecan verici olurdu. Eğer bu kadar hissiz biri olmasaydım. Büyük olasılıkla bundan dolayı, korkudan kalbim durmayacaktı.
Esnedi. Esnerken ağzını kapadı. Saçmalık, terasta kuşlara ayıp olacak değil. Karnı acıktı, ,içi kıyılıyordu adeta. Şimdi acıkmanın ne yeri, ne de zamanı. Canım patates kızartması çekiyor. Hayatının şu son saniyelerinde içine doğan ilk hissin, karnını doyurmadan yukarı çıkmasının verdiği pişmanlıktı. Cep telefonunu çıkardı. Betonun soğuğu sırtını ağrıtmıştı. Açlığına yenik düştüğüne inanamıyordu. Patatesten daha fazlasını istiyordu bedeni. Ondan kurtulmadan doyurmak, tuhaf geldi. Pizza siparişi verdi. Karışık büyük boy. Hava kapanıyordu. Bulutların bu kadar hızla göğü istila edişine tanık olmamıştı. Tam kirpiğinin üstüne bir damla su zarif bir edayla kondu. Gözlerini kırpıştırdı. Damla burnunun üstüne düştü. Süzülüp dudağına aktı. Dudağının kenarını yaladı. Tadı sabah yüzüne sürdüğü tatlı badem yağının tadına büründü. Karnı açken düşünemiyordu. Bu da onu daha hafif hissettirdi. Şimdi kocaman bir mideye dönüştü. Tüm kanı midesine dolmuş gibiydi. Bu caddenin en pahalı ve bol malzemeli pizzası için bekliyordu. Saniyeler geçtikçe açlığı katmerlendi. Terasın yamulmuş, gri boyası yer yer pas tutmuş kapısı aralandı. Pizzayı getiren yaşlı adamın muntazam bir görüntüsü vardı. Saçma sapan armalı tişörtünün altından takım elbise çıkacakmış gibi özgüvenli duruyordu. Sadece başımı çevirmiştim, ona hayranlıkla öylece baktım. Ayakkabılarının bağcıkları dikkatimi çekti. Farklı renkte bağcıkları, kupkuruydu. Yanıma gelirken, sersemlemiş gibi, ben ona gidiyormuşum sandım. Yaklaştıkça gözlerindeki ışık artıyordu. Gözleri mavi ya da yeşildi. Ya da hiç görmediğim kadar güzel bir ela. Onun etkisinden kurtulmam, soğuk havada daha da koyulan pizzanın dumanını fark etmemle oldu.
Tok sesiyle:
-Bugün istifa ettim. Bu son pizzayı benimle paylaşır mısın? dedi.
Bir şeyler söyledim. Kendi sesimi duyamıyordum. Sonunda ne dediğimi hatırlayamadığım için, başımı salladım. Kutuyu açtım, bir dilim aldı. Yanıma oturduğunu o an gördüm. Zamanda kırılmalar yaşıyor gibiydim. Beni sorgulamamasını sorguladım. Pizzadan elim yandı, açlığım nüksetti.
Hayatımın son saniyelerinde yanımda oturan yabancı adamı tanıma isteği uyandı içimde. Elindeki diğer kutuyu gördüm. Gözümden kaçmış olmalıydı.
Gözlerimden merakımı okudu.
-İçinde sana zaman getirdim dedi. Ömrüne katacağın zamanı.  Artık sabah uyandığında merak edeceğin pek çok konu olacak. Bunlardan biri, bu benim artan zamanım mı? Bana verilen ömrün son günü mü? Ya da son saniyeler mi? Bu senin için eğlenceli bir deneyim olacak. Senin hissizliğine bir çözüm mü diye merak edebilirsin. Kısmen. Merakla başlayacağız. Meraktan neler doğar? Zaman rehberin olacak.
Biberin acısı dudaklarımı kavurdu. Yağmur şiddetlendi. Ayakkabı bağcıklarıma baktım. Kupkuruydu.

Bir süre, kaç dakika geçti, hiç tahmin edemiyorum. Oturduk. Konuşmadık. O güzel adam, önce koluma dokundu, sonra dudağının sol kenarıyla dişlerini aralamadan bana gülümsedi. Kızıllaşan limanı işaret etti. Arabaların göz alan farlarına bedenini bir ağaç kütüğü gibi salladı. Düşüşünü izlerken, şaşkın değildim. Sadece merak içindeydim.
BOŞ
Tozlu camlarına taş attığım viranelerce hüzünlü yalnızlığım
Rüzgâr bir bıçak sırtı gibi yüzümü dağlıyor
Yağmur çiselerken bile ürkekçe değiyor dudak uçlarıma
Karşıma yolun bitiminde çıkan köşesi pahlı duvarların yön verdiği
Yol ayrımları ve bağlacının çaresizliğini sunuyor
Kırıldım kendime yerde dağılan bardak parçaları gibi
kalbimin bir lokması dolap altlarında pusu kurmuş
Ertelediğim tek şey ötelediğim unutkan anlarım
Bir yerde paylaştığım sensin
Başka bir yerde atladığım bensizliğim
Kargaburunlu ayraçlar sıkıştırdım hayallerime
Her bir ayraç bir kapıya dönüştü
Soluğuma kara delikler açan
Oturduğum beyaz koltuğun bir kolu saplandı kaburgalarıma
Anlamsız bir sabaha uyandım
Yanlıca yanlışlığımla V tipi bir cezaevi yalnızlığım
Haraç mezat satılık duruyorum
Bir vitrinin gözden en kaçacak kırıklığında
Kalbimde açtığı kara delik kusursuz güzellikte, daha da sıkıcı belki de
Oturup bir kahve telvesini parmakladığım çocukluğuma açım
Öğleden sonra sevişmelerini hatırlatan bir deneyim ölmek
Sana sarıldığımda çoğalttığım yalnızlığım
Bir tayın kısrağa sokulması kadar gerçek
Gerçeği yalanlayacak kadar yalan
Hataları tekrarlayacaksak ölüm de yalan
Yaşımca yaşayamadım
Yeterince ısmarlayamadıksa düşleri kendimize ne kadar yakınız
Haykırarak ağlayamadıysak kimi açıkça üzmeye korkarız
Ütülü bir gömlek kırışmaya yemin edemez oysa ki
Mermer doğru dürüst yontulursa pamuk hissi verebilir
Şansımızı zorlayalım istiyorum ölüme inat
Açık kalp ameliyatları olabiliyorsa
Açık yaralara tuz basıp meydan okuyalım
Ölüm aşırı yalnızlığa
Çıldırasıya sevip delirtelim sevmekten korkanları
Omuz vurup devirelim çömez şeytanları
Sertifikalı deliliklere mesken tutalım
Cennet cehennem tacirlerinin parsellerini
En çok yakışan alışmalara takılmadan
Üstlerinden atlamak değil mi?
Samimi bir kaç kelime söylemeden de ölünür
Nasılsa duyumsamıyor şehrin kornaları
Paraşütü açılmamış yalnızlığım
Doldur keseni boş düşüşlerle

Nasılsa fersah fersah yalnızım

22 Temmuz 2014 Salı

gölgeler kadar büyüktü ellerin
ve seni sevmek benim seçimim değildi...
aşka dair son sözüm sen.

20 Nisan 2014 Pazar

israf

Sevgi israf edilir mi? Biriktirdiklerimden kocaman bir yürek inşa ettim. Ki inşa etmeyi sevememişimdir.

21 Mayıs 2013 Salı

bekleyen


yüzüme suyla vurun /taş üstünde taş bırakmamış rüzgar /bu bizim dağıldığımızın resmidir/
buruşturulmuş bir kağıt gibi saçların /rüzgara tembih ettim açsın yaralarını tuz ruhuyla /sabaha karşı ayakların suda bakışların ufukta /göz bebeklerin büyümüş, erimiş dalgalara /ayaz kulaklarında, içinde uğultulu tepeler aynı hizada /ses tellerine oturmuş sokaklar /için bir kalabalık, bir ıssız /aniden boşalan sokakların ortasında bi başına kalan savruk bakışlarımız /bir yerde bekleyenimiz varmış gibi yapalım...susup sallanalım bulutlara.

5 Mart 2013 Salı

özlem

Gözyaşlarımla yıkadım yüzümü
 nefesim kesilmesin diye
kokunu solurken yastığından...

26 Şubat 2013 Salı

Aşk sabahı

Sabaha kadar kuşların uykusunu bölüyorum
Kanatlarında rüzgara eşlik etmek için
Birileri giriyor kapımdan
Coşkulu
Yalnızlığı uzak bir köy adı sanıyorlar
Çocuklar çömelmiş içlerine
Semaver buharında yıkıyoruz hayallerin tortusunu

Ses ver istiyorum
Ben nerede olsam duyarım tenini
Oturayım dizlerine kırılsın düşlerim

O birileriyle çanak çömlek patlatıyoruz
Yaz gecelerini bahar taklitçisi sanıyoruz
Sen de katıl
Alaycı olalım kötülere
Kahkaha yüklü gemiler salalım
Okyanuslara

Kaşık kadar yüzünle seyret beni
Dünyayı çevrelesin bakışların
Atıf yapalım en büyük şairlerin
Bahsi geçmeyen satırlarına
Sana bakarken ıslatayım
Kurumuş çatlamış toprak kokulu ellerini
Fakirliğimize verelim özgürlüğümüzü